Hayat herkes için aynı takvimde ilerlemez. Kimi genç yaşta üniversite kampüslerinde hayaller kurar, kimi ise hayatın yükünü omuzladıktan yıllar sonra yeniden bir sıraya oturur.
İşte açık öğretim sınavları, tam da bu farklı hayat hikâyelerinin kesiştiği yerlerdir. O salonlarda yalnızca sorular çözülmez; yarım kalmış hayaller, ertelenmiş hedefler ve yeniden başlama cesareti sınanır.
Türkiye’de açık öğretim denildiğinde akla ilk gelen kurumlardan biri Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’dir. Bunun yanında İstanbul Üniversitesi ve Atatürk Üniversitesi gibi köklü üniversiteler de açık ve uzaktan öğretim programlarıyla milyonlarca insana eğitim imkânı sunmaktadır. Bu sistem, yalnızca bir eğitim modeli değil; çoğu insan için ikinci bir şanstır.
Açık öğretim sınav salonlarına dikkatle bakıldığında, toplumun adeta küçük bir panoraması görülür. Ön sırada üniversiteye örgün devam edememiş genç bir öğrenci vardır. Arka sırada iki çocuk annesi, ev işlerini yetiştirip sınava koşarak gelmiş bir kadın oturur. Bir köşede vardiyadan çıkmış bir işçi, diğer tarafta mesleğinde ilerlemek isteyen bir memur… Belki de yıllar önce eğitimini yarıda bırakmış, içinde ukde kalmış bir hayali tamamlamak isteyen emekli bir birey.
Bu salonlarda yaşın, mesleğin, sosyal statünün pek önemi yoktur. Herkesin önünde aynı optik form, aynı süre ve aynı sorular vardır. Ancak her birinin arkasında bambaşka bir hayat hikâyesi bulunur.
Açık öğretim sınavlarında geçen hayatların ortak noktası çoğu zaman “yarım kalmışlık” duygusudur. Maddi imkânsızlıklar, aile sorumlulukları, erken yaşta çalışma hayatına atılma zorunluluğu ya da çeşitli kişisel sebepler… Eğitim, birçok insan için bir noktada ertelenmek zorunda kalmıştır.
Fakat açık öğretim sistemi, bu ertelenmiş hayallere yeniden kapı aralar. Akşamları işten sonra ders çalışan bir baba, çocuklarını uyuttuktan sonra test çözen bir anne ya da hafta sonunu kitap başında geçiren bir çalışan… Onlar için sınav, yalnızca akademik bir değerlendirme değil; “Ben hâlâ yapabilirim” deme biçimidir.
Açık öğretim öğrencilerinin en büyük sınavı çoğu zaman sorular değil, zamandır. Örgün eğitimde olduğu gibi düzenli ders programları, kampüs ortamı ya da sürekli akademik yönlendirme yoktur. Çalışma disiplini büyük ölçüde bireyin kendi sorumluluğundadır.
Bu nedenle açık öğretim sınavlarına hazırlanan bir öğrenci, aynı zamanda irade sınavı verir. Yorgunluğa rağmen kitap açmak, sosyal hayatı kısıtlamak, uykudan fedakârlık etmek… Tüm bunlar, diplomanın arkasındaki görünmeyen emeği oluşturur.
Sınav günü geldiğinde okul bahçelerinde farklı bir atmosfer oluşur. Kimileri son notlarını gözden geçirir, kimileri heyecandan sessizce bekler. Bazı yüzlerde kaygı, bazılarında kararlılık vardır. Zil çaldığında herkes kendi hayat mücadelesiyle baş başa kalır.
O an, kalemle kâğıt arasındaki mesafe; bir terfiye, daha iyi bir işe, kişisel tatmine ya da yalnızca bir hayalin tamamlanmasına uzanabilir. Belki de bir çocuk, mezuniyet töreninde kep atan annesini ya da babasını gururla izleyecektir.
Açık öğretim sınavlarında geçen hayatlar, eğitimin yaşla sınırlı olmadığını gösterir. Öğrenmenin belirli bir zaman dilimine sıkıştırılamayacağını, insanın her yaşta kendini geliştirebileceğini kanıtlar.
Bu sınavlar; sabrın, azmin ve umudun somutlaştığı anlardır. Her doğru cevap, yalnızca bir puan değil; bir emeğin karşılığıdır. Her geçilen ders, yalnızca bir kredi değil; bir adım daha ileri gitmektir.
Sonuçta açık öğretim sınav salonları, sadece akademik değerlendirme yapılan mekânlar değildir. Onlar; vazgeçmeyenlerin, yeniden başlayanların ve hayallerine geç de olsa sahip çıkanların buluşma noktasıdır.
Çünkü bazı hayatlar kampüslerde başlar.
Bazıları ise bir sınav salonunda yeniden yazılır.